26 Ekim 2013 Cumartesi

Biz pişi diyoruz Amerikalı doughnut Alman berliner

Bayram tatilinde ayıptır söylemesi Bozcaada'daydım. Sonbaharın en şahane renklerinin bir arada olduğu adada bisikletle harika turlar attık Aydan'cığımla. Bir sürü hayaller kurduk, kapısı açık duran evin birine girip su içtik, bir gün önce gözüme kestirdiğim pansiyon bahçesinden nar çalarken yakalandığım anda dönüştüğüm dünya sevimlisi kadını tanımakta zorluk çektim, Oscar'lık bir performans sergilediğimi söyleyebilirim. Pansiyon sahibi bey hırkamızın içine bir sürü nar doldurdu sağ olsun, Aydan'ın ayvalar da harikaymış dediğini duymamış olmasına rağmen birkaç tane de ayva verdi. Hayatımda bu kadar sulu ve yumuşak bir ayva yemedim. Annemin ayvalara bayılıp ertesi gün adama gidip "dün bizim kızlara verdiğiniz ayvalar çok güzeldi biraz daha verir misiniz? demesini ailemin ağırbaşlılıkla ilgili ciddi bir kariyeri olmadığından söylememde bir sakınca yok.
Doğa"nın bana hissettirdiği tek şey ondan başka hiçbir şeye ihtiyacımın olmadığı. Ne giydiğimin hiç önemi yok, donmayacak kadar ısınayım yeterli. Denize girebiliyorsam saçımı yıkamam, bilen bilir. Takas usulü yaşayabilirim; ben ekmek yaparım, yemek yaparım, benim yapabildiğimi yapamayan benim yapamadığımı verir olur biter. Birilerinin fastfood, moda, teknoloji gibi tuzaklarla parasına para katma hırsı yüzünden acımasızca yok ettiğimiz doğa feci şekilde acısını çıkartacak. Elimizde androidler, ayağımızda Prada, ağzımızda hamburgerle, içecek su bulamadığımızda flaş tv de halay çekeriz artık..
Deli gibi de yiyip içtik tabii ki. Bir sabah arka bahçesinde kahvaltı veren adanın yerlisi Şennur hanım pişi yaptı, kaç tane yedim bilmiyorum saymadım kendime ayıp olmasın diye. Geçen gün akşamüzeri saatinde okulda yaptım chef-office'de koca tabağın bitmesi saniyeler aldı.

400 gr un (2,5 su bardağı)
40 gr yoğurt (1/2 su bardağı)
20 gr şeker (1 çorba kaşığı)
2 tutam tuz
20 gr yaş maya
50 gr margarin veya tereyağı
aldığı kadar süt ( aşağı yukarı 1 çay bardağı yeterli olacaktır. Hamur en sevdiğimiz hamur kıvamı olan; kulak memesi yumuşaklığında olacak)

bütün malzemeyi karıştırıp hamuru 5-6 dakika yoğuracağız ve hazır olana hamuru altını güzelce unlayıp tezgah üzerinde üzerini de sık dokunmuş bir havlu, bez veya streç filmle kapatıp hamur en az kendi hacminin 1 misli kabarana kadar mayalandıracağız. Mayalanma olduktan sonra, hamuru hiç yoğurmadan tezgah üzerinde 1 cm inceliğine getirip bardakla keseceğiz. Bundan sonra 5-10 dakika daha bekleyip -tekrar üzerini örtmenize gerek yok-yağda kızartacağız. Yağınız iyice ısınmış olmalı ama ateşi hep yarımda tutun ki dışları çok renk almadan içleri de pişsin.

Artık tereyağı ve reçelle mi yersiniz, tulum peyniriyle mi yoksa çikolatalı bi'şeyler mi denersiniz bilmem? Olmadı hepsinden birer tane denersiniz, afiyet olsun.



 

 
 
 
 

2 yorum:

  1. Sevgili Özge,

    İçeriğine katılmadığım ama güzel görünen yazıları seviyorum. Hele böyle dil ve anlatım başarısı ortaya çıkmışsa... Ve insanı düşündürüyorsa.

    “Aile”, “ağırbaşlılık”, “kariyer” falan gibi sözlerini üzerime alındığımı sanma sakın. :-) (Şimdi görürsün, al sana ağırbaşlı eleştiri!)

    Bak kardeşimciğim; “Doğa’nın bana hissettirdiği tek şey ondan başka hiçbir şeye ihtiyacımın olmadığı.” diyorsun ya, hele hemen peşinden etkili ve düzgün cümlelerle bu düşünceni temellendiriyorsun; işte buna itiraz ediyorum.

    İnsan türünün gelişimi, onun doğayla değil, birbirleriyle uyumlu hareket etmesi sayesinde gerçekleşti. Gerçekleşiyor. Belki de bundan sonra pek gerçekleşmeyecek.

    Eğer bundan sonra insan türü gelişemeyecekse, kendi yaşam koşullarını yok edecekse, bu, birbirine karşı vahşi ilişkiler geliştirerek ve öncelikli kâr amacı güderek üretim yapmasından kaynaklanacak. Rekabet kültürüyle didişerek yaşayacağı, ortaklaşmacılığı beceremeyeceği için.

    Biliyorsun, insan, doğduğunda doğadaki en zayıf canlıdır. Tek başına doğa koşullarıyla da başa çıkamaz, diğer canlılara karşı kendini de koruyamaz. Bu zayıflığı, insan türünün aynı zamanda en güçlü yönü. Yani tek başına yaşayamayacak olması...

    Üstelik, bir arada yaşama bilinciyle insanlığın gelişmesi, sadece yaşanan o dönemle de sınırlı değil. Bugün doğan bir bebekle, beş bin yıl önce doğan arasında biyolojik bir fark yok. Ama aynı bebekler 20 yaşına gelmiş halleri, birbirlerinden bambaşka özelliklerdeki insanlardır. Aralarındaki bu farkı yaratan, doğa değil, insanlığın kuşaklarca aktardığı kültür, değil mi?

    Nazım’ın dediği gibi, bir insan eli, bir mağara duvarına ilk bizonu çizdiğinden beri akan o ulu ırmak...

    Dolayısıyla, “gereksinim”, “güzellik”, “doğruluk” gibi birçok kavram, ancak bir toplumsallık içinde tanımlanabilir. Aynı şekilde, “özgürlük” kavramı da öyle. “Özgürlük” denen şey bir tarla değil ki, birinin bittiği yerde diğeri başlasın. Bir arada yaşayan insanların özgürlüğü gerçekte, ya toplu halde azalır ya da hep birlikte artar. Elbette “rekabet” belasını aşıp, kendi türüne uygun biçimde bir arada yaşama bilinci geliştirirse. “Özgürlük” konusuna olduğu gibi, “bir insanın tek ihtiyacı” konusuna da, sanki insanlar tek başına yaşıyormuş gibi yaklaşamayız.

    Yani, hafifbaşlı kardeşim benim, :-) toplumsallığı geliştiremezsek, doğaya sığınmamız türümüzü kurtaramayacak.

    Sevgilerle,

    Zafer
    Not: Ha, dersen ki “O sözle, senin anladığın şeyi kastetmedim; sadece sahip olma güdüsüne karşı çıktım.”, o zaman anlaşabiliriz. Sahip olma ihtirası ve iktidar tutkusuyla değil, dayanışma ve paylaşma bilinciyle yaşamak... O zaman derim ki: Muhtaç olduğumuz kudret, düşüncelerimizin güzelliğine ve doğruluğuna olan inancımızdadır.
    Bir gün mutlaka!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında karşı olduğum şey tam olarak sahip olma hırsı ve gereksiz tüketme hali. Takas usulü yaşayabilirim' den kastım zaten toplumsal uyumluluk isteği. Gelişime evet ama doğa da benim yaşam alanım benim ve doğanın da kendi içinde "özgürlük" hakkı var. Kendini korumak ve sağlam kalıp gelişebilmek gibi.

      Sil